Dünyaya sadece nükleer enerji yetebilir. Ama toplumsal kaygıları da dikkate almak gerekiyor.

Nükleer enerjiyi anlamak için, konuya Albert Einstein’ın meşhur e =mc2 formülüyle bir giriş yapalım. Belki konuya giriş yapmak için enteresan bir nokta diyebilirsiniz, ama bu enerji kaynağının potansiyeli, aslında bu basit formülde saklı. Formülde geçen “e” ifadesi enerjiyi, “m” kütleyi, “c2” ise ışık hızının karesini ifade ediyor. Biliyorsunuz ışık hızı sabit bir değer. Bu da kütle ve enerji arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Einstein’ın bu formül aracılığıyla ifade etmek istediği de tam olarak bu zaten: Basitçe enerjinin kütleye, kütlenin de enerjiye dönüşebileceğini görüyoruz. Bu dönüşüm orantı sabiti ışık hızının karesi olduğuna göre, ufak bir maddenin enerjiye dönüşmesi durumunda bile çok büyük bir enerjinin açığa çıkacağını anlayabiliyoruz.

Temel kavramlar başlığı altında ele aldığımız enerji üretim yöntemlerinde amacımız bu tekniklerin fiziksel arka planını sizlere aktarmak değil. Sadece giriş seviyesinde bir aşinalık yaratmayı amaçlıyoruz. O nedenle bu tepkimelerin fiziksel arka planını bu yazının kapsamı dışında bırakacağız. Şu aşamada şu anlamamız yeterli: Atom çekirdeğinin fisyon ya da füzyonu sonucu açığa çıkan enerjiye nükleer enerji diyoruz. Bu enerji nükleer santrallerde uranyumun parçalanması sonucunda elde ediliyor.

Nükleer enerji önceki sayfalarda ele aldığımız kaynakların aksine yenilenebilir bir kaynak değil. Ancak kendine has avantaj ve dezavantajları olan bir yöntem olduğunu belirtmemizde fayda var. Nükleer enerji santrallerinde de aslında rüzgar türbinlerinde olduğu gibi bir akışkan hareketiyle bir türbini döndürmemiz gerekiyor. İşin özündeki felsefe aynı. Ancak bu yöntemde kullandığımız akışkan rüzgar değil, su buharı. Nükleer enerjiyi ise, bu buharı elde etmek, yani suyu ısıtmak için kullanıyoruz.

Bu şekilde elde edilen enerji gerçekten oldukça yüksek: Örnek olarak Akkuyu Nükleer Santralinin tam kapasiteyle çalıştığı zaman, yaklaşık 35 milyar kWh enerji üreteceği ve bu enerjinin de İstanbul şehrinin ihtiyacını tek başına karşılayabileceği söyleniyor. Bu değeri, hidroelektrik enerjisi ile karşılaştıralım: Akkuyu üzerine kurulacak 8 reaktörlü santralin, 64 tane Atatürk Barajı kadar enerji üretebileceği hesaplanıyor. Oldukça iddialı.

Bu veriler nükleer enerjinin güzel taraflarını gösterse de, nükleer enerjinin toplumsal hafızamıza kazınmış çok tatsız bir yeri de var. Nükleer enerji aslında sera gazı salımı yapan bir yöntem değil. (Not: aslında su buharı da atmosferin ısınmasına yol açan bir sera gazı. Ancak fosil yakıt tüketimine bağlı olmadığı için genellikle sera gazlarının arasında adı geçmiyor.) Yine de nükleer enerjiyi temiz bir enerji kaynağı olarak ele alma konusunda tereddütlerimiz var. Bunun başlıca nedenlerinden bir tanesi, elbetteki radyoaktif atık problemi. Radyoaktif santral atıklarının depolanması konusunda nükleer enerji santrallerine halen güvensizlik var. Bir de üzerine eklenen kazalar, nükleer enerjiyi toplum gözünde bir tedirginlik kaynağı haline getiriyor: En bilindik örneği, etkileri ülkemizde de hissedilen, 1986 yılında Eski Sovyetler Birliğinde gerçekleşen Çernobil felaketi. Yakın bir tarihte gerçekleşen Fukushima ise, hala hafızalarımızdaki yerini kaybetmiş değil. Bu olumsuz örnekler, maalesef toplumsal açıdan nükleer enerjinin kabul edilmesini zor bir hale getiriyor.

Nükleer enerjiden ve nükleer reaktörlerden bahsederken, ekolojik etkilerden ve çevreye enerji üretimi sırasında yaydığı gazlardan da bahsetmek gerekiyor. İklim krizi gün geçtikçe daha da büyük bir problem haline gelirken, nükleer santrallerin atmosfere etkilerini de dikkate almamızda fayda var.  Muhtemelen birçoğumuzun kafasında nükleer santrallerin de sera gazı salımı yaptığı yönünde bir kabul vardır. Ancak sanılanın aksine nükleer enerji sera gazı salımı yapmıyor. Havaya salınan tek gaz su buharı (ancak yukarıda belirttiğimiz gibi, su buharı da bir sera gazı). Bu gaz içinde az miktarda CO2 olsa da, bu miktar fosil yakıt santrallerine kıyasla çok düşük seviyelerde kalıyor. 2013 yılında “Enviromental Science & Technology” dergisinde yayımlanan makalede 2013 yılına kadar nükleer enerji kullanımının hava kirliliğini azaltması sayesinde 1.8 milyon insanın hayatını kurtardığına işaret eden istatistikler paylaşılıyor. Bu açıdan bakarsanız, nükleer enerjinin kurtardığı hayat sayısı, öldürdüğü insanlardan çok daha fazla görünüyor. Enteresan, değil mi?

Nükleer santraller enerji üretmek gerçekten de verimli ve atmosfere bir zararı da yok. Ancak radyoaktif sızıntılar ve santralde kullanılıp ömrü dolan filtre ve benzeri malzemelerde radyoaktif atık bulunması nedeniyle, atık depolama sıkıntısı halen nükleer enerjinin en büyük problemi. Nükleer enerji üzerinde sürdürülebilirlik ve  çevreye etkileri konusunda tartışmalar sürüyor. İklim değişikliğine olumlu etkisi oluyor diyenler de var, bunu reddedenler de. Dünyamızın gelecek yüzyıllarda çok daha fazla kaynak sıkıntısı yaşayacağı gerçeği önümüzde duruyor. Sahip olduğu enerji verimi sayesinde geleceğimiz açısından büyük potansiyel taşıyan nükleer enerjinin güvenilirliğini arttırmak ve atık problemini azaltmak için çalışmak, mühendislerin önünde bir görev olarak duruyor.